Karalama Defterim
"Futbol topunun yuvarlaklığı, rastlantının öngörülemez niteliğini simgeler. Bir futbol maçı öncesi, bizim insani öngörülerimize göre şöyle şöyle olması beklenebilir, ama aslında hiç bilemeyiz, futbolda her sey mümkündür, çünkü top yuvarlaktır. Seyirciler fiziksel açıdan sahanın dışında olsalar da, oyuncular gibi oyunun bir parçasıdırlar. Bakmakla yetinen tiyatro seyircilerine benzemezler. Birer taraftar olup çıkabilirler. Tiyatroda kim Hamlet'in taraftarı olabilir?.." PETER HANDKE
23 Mayıs 2011 Pazartesi
25 Nisan 2011 Pazartesi
Şampiyonluğa Geri Dönüş

Ligde son viraj dönülürken maçtan önce bizi ilgilendiren kısım tam istediğimiz gibi yerine gelmişti. Trabzonspor'un Eskişehir deplasmanında puan kaybı Pazar gününü daha coşkulu hala getirmişti. İzmir'de gerek maçtan önce gerek maçtan sonraki görüntü görülmeye değerdi. İzmir'e deplasman gözüyle bakılmaması gerektiği bir kez daha kanıtlandı bu görüntüyle.
Maçın özeline gelirsek, maç öncesi yapılan tahminlerde çok rahat bir galibiyet bekleniyordu Fenerbahçe'den. Aslında maç tıpkı bu tahmindeki gibi başladı. Fenerbahçe topa hakim olmakta sorun çekmiyordu. Oyunu tamamen rakip yarı alana yıkmaya çalışırken Bucaspor'un kalemize geldiği ilk pozisyonda golü bulması taraftarlarda ufak bir şok etkisi yarattı. Takım içinse aslında kötü de olmadı. Kendilerine gelmelerini, "nasılsa yeneriz biz bunları" gibi rakibi küçümseme hissinden biraz daha uzaklaştırdı takımı. Soğuk bir duş etkisi yarattı ki tam bu arada Alex'in pasında Emre'nin mükemmel golü geldi. Bu golden sonra artık toparlanırlar, kendilerine gelmişlerdir derken takım içindeki rehavet hala çok net gözüküyordu. Yapılan pas hataları ve Bucaspor'un rahatça pas yapmasına bir çözüm bulunamayışı 2. golün gelmesine de zemin hazırlıyordu. Bucaspor'de Fenerbahçe'nin bu isteğini kırmayarak 2. golü bularak bir kez daha öne geçmeyi başararak ilk yarı sonucunu tayin ediyordu.
2.yarı öncesi "2-1'den neden maç dönmesin"i düşünmeye başlamıştı Fenerbahçe taraftarı. Ancak bu devre de ilk yarının son yarım saatlik dönemi gibi aynen devam ediyordu. 11'de bir değişiklik olmadığı gibi oyun yapısı da kaldığı yerden devam ediyordu. Yapılan top kayıpları fazlasıyla can sıkmaya devam ediyordu ki Gökhan Gönül'ün yaptığı pas hatasında Bucaspor farkı 2'ye çıkarttığı gibi Fenerbahçe'nin şampiyonluk umudunu da düşüncelerden siliyordu neredeyse. Ancak bu golden 5 dakika sonra Gökhan'ın katkısıyla tam zamanında kazanılan penaltıyla Alex farkı 1'e indirerek umutları tekrar yeşertiyordu. Kaptan bu golden 3 dakika sonra tekrar ortaya çıkarak beraberliği yakalayarak İzmir tribünlerini sevinçten coşkuya boğuyordu.
Maçın 62. dakikasında beraberlik gelince Fenerbaçe taraftarı artık galibiyetten çok emindi. Stoch'un oyuna girdikten sonraki rakip yarı alanda bariz üstünlüğü sağlayan Fenerbahçe'de, Aykut Kocaman'dan çok riskli bir hamle daha geliyordu. Beraberliğin ardından Guiza'yı da oyuna alarak tüm kozlarını oynamış oluyordu Aykut Hoca. Maç öncesinde kulübeye bakınca "Guiza'ya muhtaç kalmayalım" demeyen Fenerbahçelinin hayal gücüne hayran kalırım. Ancak oyuna girdikten sonra Semih'in Alexvari pasında tek vuruşla topu ağlarla buluşturan Guiza şampiyonluğun kapılarını tekrar açıyordu Fenerbahçe için.
Bu golün ardından hemen akıllara 2007 yılında Deivid'in Trabzonspor'a karşı attığı golün gelmesi sadece hafızayı biraz yoklamayı gerektiriyordu. Yine İzmir Atatürk Stadı'nda 2-2 beraberliği sağlayarak o gün şampiyonluğu ilan ettiren golü buluyordu Deivid de Souza. Kim bilir Guiza'nın golünün de bu denli önemli olmadığını.
71. dakikada Guiza'nın attığı bu golden sonra maç skorbordu kolaçan etmekle geçiyordu benim için. Tam 3-1'den 4-3'e getirmişken skoru yenecek bir golü daha çıkarmak neredeyse imkansız olurdu. 1 gol daha bularak biz de artık rahatça bir maç izlemek istiyorduk. Ama yine bu isteğimiz yerinde gelmedi desek yeridir. Andre Santos'un golüyle sadece 2 dakika yaşadık rahatça maç izleme duygusunu.

5-3'le gelen Bucaspor galibiyeti büyük bir ders olmuştur umarım Fenerbahçe açısından. Yaşanan rehavetin nelere sonuç olabileceği açıkça ortaya çıkmış oldu. Artık tüm ciddiyetle çıkılarak kazanılacak 4 maç kaldı sadece şampiyonluk kupasını kaldırmaya.
8 Mart 2011 Salı
Dev Maç Öncesi:Wenger-Guardiola

Futboldan istenen nedir? Taraftar gözüyle bakarsak belki de kötü futbol olsun ama galibiyet olsun diyebiliriz. 1-0 alınan galibiyetler serisi sevindirebilir taraftar gözüyle bakanları. Futbol aşığı bakış açısıyla bakarsak hep bir güzel futbol beklentisi var. Hızlı, fazla duraksamadan oynanan bir oyun, sürekli topa sahip olma isteği içindeki takımlar zevk verir biz futbol dilencilerine. Pas, pas ve daha fazla pas. Ardından kazanılan gol veya göze hoş gelen kaçan pozisyon. Futbol orgazmı yaşamak isteriz her beklenen maçtan önce. Öyle bir futbol olsun ki bu topu takip ederken boyun felci geçirme tehlikesi atlatalım, gözlerimiz bir an sabit kalmasın aynı noktada, aldığımız zevkten yerimizde duramayalım hiç. Anlamsızca gülelim, ilk kez bir şey yapmışcasına şaşıralım.
İşte futbolda dünya üzerinde bize bunları yaşatabilecek nadir 2 takım karşı karşıya geliyor bugün. Arsene Wenger'in Arsenal'iyle total futbolun temsilcisi Barcelona. Bize izlettikleri her maçta bir kez daha ağzımızı açık bırakabilme özelliğine sahip 2 takım. Dünya'nın kederini 90 dakikada olsa bize unutturabilen 2 takım.
Futbolun verebileceği zevklerden maksimumuna yakınını veren bu 2 takımı aynı saha içinde bir kez daha izleme fırsatı var önümüzde. İlk maçta aslında ufak bir resital izletti her 2 takım da bize. İlk devre topa hakim olan ve üstünlüğü sağlayan Barcelona iken 2.yarı madalyonun ters yüzünü görüyorduk. 1-0 geriden gelen Arsenal muazzam bir oyun ortaya koyarak 2-1'lik galibiyetle geliyor Camp Nou'ya. Evet ilk maçta kendi evinde çok zorlanarak galip geldiğin bir takıma bu sefer deplasmana gidiyorsun. Savunma futbolu mu yaparsın Mourinho'nun Inter'nin yaptığı gibi? Maç boyunca kapanarak mı korumaya çalışırsın ilk maçta yakaladığın üstünlüğünü? Belki çoğu teknik adam bu yolla üstün gelmek ister. Ama Wenger'i onlardan keskin bir çizgiyle ayırmak gerekir. Taktiğinden taviz vermeyen teknik adam maçtan önce aynen şu açıklamaları yapıyordu:
“Daha çok koşmak zorundayız. İlk maça göre yeni isimlere ihtiyacımız olacak. bu takımın karakterinde, savunma ağırlıklı bir futbol yok. Topun kontrolünü sağladığımız her dakikada hücumu düşüneceğiz”.
İşte her ne olursa olsun göze hoş gelen futbol anlayışından taviz vermeyen bir Arsene Wenger.
Diğer taraftan aynı şekilde taktiğinden taviz vermeyen Pep Guardiola'da maçtan önce şu açıklamalara imza atıyordu:
"Bütün iyi oyuncuların oynamasını istiyorum. Böylece harika bir şov sergileyebiliriz. Umarım tam kadro sahaya çıkarlar; Van Persie, Nasri, Cesc. Song'un oynamasını istiyorum, çünkü mümkün olan en iyi Arsenal'le karşılaşmak istiyorum."
İlk maçta mağlup olmasına rağmen rövanşında en güçlü Arsenal ile karşılaşmak isteyen bir Guardiola.
İşte bu iki açıklama 2 takımın dünya üzerindeki yerini gösteriyor. Taktiğinden her ne olursa olsun taviz vermek istemeyen 2 teknik adama sahip 2 takım. Eksikleri yüzünden sahaya eksik çıkma riski bulunan bir takımla karşılaşma ihtimali üzerine karşısında en güçlü rakibi isteyen bir teknik adam...
Bu maçın özeline gelirsen 2 takımda da ciddi eksikler göze çarpıyor aslında. Barcelona tarafında Piqué, Puyol birlikteliği bozulacak diye üzülünürken ilk maç sonrası Piqué'nin cezası üstüne buna bir de Puyol'ın sakatlığı eklendi. Bu 2 ciddi eksik üzerine Pep'in ne gibi bir çözüm bulacağı merek konusu.
Arsenal tarafında ise Walcott, Song ve van Persie'nin sakatlıkları nedeniyle oynayıp oynayamayacağı hakkındaki soru işaretleri henüz netlik kazanmış değil.
Maç öncesi durumlar her ne olursa olsun böyle 2 takımın karşılaşması futbol aşıkları için sevgililer günü gibi bir gün. Dünya üzerinde daha fazla zevk alınabilecek maç sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek düzeyde. Taraftar gözüyle bakarsak gönlümüz Barca'nın yanında. Aslında pek de şüphem yok Barca'nın hak ettiği sonucu alamaması hakkında. Rakip kim olursa olsun kendine yakışan futbolu oynayan bir Barcelona'nın Dünya üzerinde yenmeyeceği değil farklı yenemeyeceği bir takım yok!
***Maç öncesi bunları -kaçak olarak da- yazma şansım olsa da canım ülkemde bu maçı izleme şansım yok ne yazık ki. İnternet başında link link koşarak varabileceğiz bu zevke.Link bulamazsak Papatyam'ı izleriz biz de(!) Sonuçta böyle bir maça rakip olarak maçın yayınlanmasına engel olan bir şey değil mi?
8 Şubat 2011 Salı
Ali Ece Twitter'a Dönsün Kampanyası

Ali Ece'siz bir twitter bunlardan herhangi biri; Johan Cruijff'suz Hollanda / Maradona'sız Messi'siz Arjantin / George Best'siz Kuzey İrlanda / Bill Shankly'siz, Gerarrd'sız Liverpool / Tito'suz Yugoslavya / Knut Hamsun'suz Norveç / Kenny Dalglish'siz İskoçya / Moda'sız Kadıköy / Cantona'sız Manchester United / Clint Eastwood'suz Sergio Leone'siz Western / MAF'sız Gordon Milne / Philip K. Dick'siz Bilimkurgu / Joe Strummer'sız The Clash / Kemal Sunal'sız Türk Sineması gibi bir şey. Biri olmasaydı diğeri olurdu ama tam olmazdı. Tam olmuyor da.
Ali Ece çıktan sonra twitter bunlardan herhangi biri; Cantona uçan tekme atıp ceza yedikten sonraki zevksiz Manchester United ya da ağzı burnu dağılan Simmons / başrol kahramanı yeni sözleşmeyi reddince devamı başka bir aktörle çekilen uyduruk devam filmi / Zeki Demirkubuz'un romantik komedi çekmesi / Lost'un dandik Finali (!) / Yaşar Duran'ın İngiltere'den yediği bir araba dolusu gol / Ömer Üründül, Erman Toroğlu ve hatta Reha Muhtar! / The Stone Roses'ın dağılması!
Abarttık mı, belki çok az. Twitter O olmadan da var, ama hep biraz eksik, hep daha suskun. Şu an twitter'a dönmesini istediğim tek bir insan var; o da Ali Ece. Muhabbetinden, sohbetinden bizi mahrum bırakmasın. Dönsün - seksolog Erman'a, "Çok, çok" Ömer'e, Gargamel ve çetesine, onları sevenlere inat; kaliteli spor insanlarına küfredenlere inat. Döner mi dönmez mi, o küfreden aşağılıklarla yine uğraşmak ister mi bilemiyorum. Empati kuruyorum, belki ben de onun yapacağı şeyi yapardım orası kesin. Ama bize ve bizim gibi düşünenlere düşen, çürük elmaların yanında sepette parlak elmaların da olduğu hatırlatmak. Onu bildiğine de eminim, o zaman ona olan sevgimizi bir daha göstermek bu gönlü geniş insana. Kendisini çok iyi anlamakla beraber, dönerse de seviniriz.
Not: İsteyen herkes, bu postu gerek twitter'da, gerekse kendi blogunda paylaşabilir. Hatta benim ricam paylaşmanız yönündedir. İsim falan vermenize gerek yok.
Bu yazı Siyahına Kırmızına,Klasik Futbol, Lappapa, Basit Oyna, 17 Mayıs 2000, ilk11, Kısa Pas, YSİ, Takım Ruhu, Bloglararası bağlantı, cimbomtürk bloglarıyla ortak yayınlanmıştır. Twitter'dan #aliecetwitteradonsun yazarak ve yazıyı paylaşarak destek olabilirsiniz.
11 Aralık 2010 Cumartesi
Klişeleşmiş Deplasman Maceraları: NEWCASTLE 3-1 LIVERPOOL

Artık iyice su yüzeyine çıkmaya başladı deplasman fobimiz.Yavaş yavaş belli oluyor ki bu ligi Anfield'dan alabildiğimiz maksimum puanla bitirebileceğiz belki de bundan en fazla 10 puan fazla. 17.hafta itibariyle deplasmanda alınmış sadece 1 galibiyet var o da Bolton'a karşı zorla alınmış 3 puan. Bir de sevinmemiz gereken 2 beraberliğimiz var Birmingham ve Wigan gibi iki takıma karşı.Malesef bu seneki durum bu kadar vahim işte.
Maça gelince ilk yarı yine berbat bir oyun vardı sahada.Bu kötü oyunun sonucu erken sayılabilecek bir dakikada Nolan 1-0 öne geçirmeyi başardı Newcastle'ı.Kalan yarım saatlik bölümde sadece ilk yarının bitmesini bekledik, bunun dışında Torres hariç hiç bir çabalama, hareketlenme, hiç bir niyet yoktu gol için. 2.yarı başlamadan önce Roy'un soyunma odasında yapacaklarına güvenerek, inanarak bir 'belki' vardı içimizde. Aslında istatistikler bu 'belki'yi anında çürütüyordu.Çünkü ligin bu bölümüne kadar soyunma odasına mağlup gidip galip geldiğimiz hatta beraberliği kurtardığımız bile olmamıştı.
2. yarı başlar başlamaz o iç karartıcı istatistiği unutup, umutlandık tekrar.Golden önce golün geleceği apaçık belliydi. Kuyt attığında şaşırmadık hiç. Şaşırdığımız şey golden sonra gelen olgun ataklardan bir türlü gol çıkmamasıydı.Tabi o kadar yüklenmenin üstüne gol gelmeyince o meşhur klişe(söylemeyeceğim şimdi algıda bişeycilik yapıp anlayın siz) gerçekleşiyor ve mağlup duruma düşüyoruz derken Carroll skoru ilan ediyordu. 3-1.
Maç öncesinde bizi umutlandıran bir çok faktör vardı. Zaten bu yüzden üzülüyor değil miyiz. Yoksa alıştık artık deplasman galibiyetsizliğine. Maç öncesinde Newcastle'ın yeni hocası, taraftarların sevgilisi(!) Pardew'le ilk maçı olması hatta hemen hemen ilk günü olması biraz umut bırakıyordu içimize. Ama yine galip çıkan istatistikler oldu ve deplasman fobisi devam etti. Sırada Anfield'da mağlup olduğumuz Blackpool var. Bu sefer hem şeytanın bacağını kıracağız hem rövanşı alacağız. İnanıyoruz ya da sadece öyle istiyoruz..
Gökçeklerin Futbol Anlayışı ve Fenerbahçe
Yıllar önce çıkmış bir Fenerbahçe albümü vardı.Hatta o zaman cd falan yoktu kasedini aldırmıştım babama yalvara yalvara. Oradan bi kaç mısrayla bitireyim sözlerimi..
****Yağmur, çamur demem her maçına gelirim, yollarına düşerim Fenerbahçem...
*Yağmurlarda, çamurlarda, İstanbul'da, deplasmanda. Senin için çektik cefa, hakkimiz bu mu kanarya ?
*Ne sinema, ne tiyatro, ne de İstanbul'da bir gece. En büyük eğlence Fenerbahce.
27 Kasım 2010 Cumartesi
İstanbul B.Ş.B.Spor-Fenerbahçe Maç Önü:En Zor Deplasman
Fenerbahçe açısından en ilginç deplasmanların başında gelir İstanbul Büyükşehir Belediye deplasmanı.Bizim açımızdan birçok pozitif yönü bulunsa da aynı oranda olumsuz özelliği de var bu deplasmanın.Öncelikle fazla deplasman gözüyle bakılmıyor İstanbul dışına çıkılmadığı için.Bunun yanında bu sadece futbolcular, yöneticiler gibi üst düzey kişileri olumsuz yönde etkilemiyordur,rahatça gidilen bir deplasman gözüyle bakıldığı için.Ama bir de taraftar bakış açısı var.Arabasız taraftarların Olimpiyat Stadı'na ulaşmak için çektiği eziyet belki de taraftarlar için en zor deplasman kavramını onaylıyor.
Fenerbahçe açısından baktığımız zaman geçen hafta alınan 5 gollü Bucaspor galibiyeti yüzlerimizi güldürdü biraz olsun ama yenilen 2 gol düşündürmeye de düşündürmeye itti bizi yine savunma anlamında.Cezası biten Lugano'nun dönüşü bu sefer de sakatlık yüzünden ertelendi.Gökhan Gönül'ün de durumu da kesin olarak belli olmasa da yerine oynayacak oyuncunun Daum zamanındaki gibi stoperden devşirme sağ bek Bekir değil de Aykut Hoca'nın çıkarttığı Okan Alkan'ın oynama ihtimali fazla düşündürmüyor bizi. Geçen hafta oynana Buca maçında laubali tavırlarıyla dikkat çeken Andre Santos'un bu hafta yerini tekrar Caner'e bırakmasını bekliyorum. Bununla beraber maç içinde sık sık ıslıklanan Cristian'ın da hafta hafta içinde Aykut Hoca'nın yaptığı açıklamalara bakarak kesik yemeden sahadaki yerini alacağını düşünüyorum.
Beklenen 11:

İstatistiklere bakarak biraz da rakamlarla maç önüne bakalım:
**İ.B.B'nin sezonun bu bölümüne kadar yediği gol sayısı sadece 12. Fenerbahçe'nin ise 18.Atılan gollere baktığımız da ise Fenerbahçe'nin 35-19 üstünlüğü bulunuyor.3 sezonda aramızda oynanan maçlarda ise İ.B.B'nin gollerde 8-6 üstünlüğü bulunuyor
**Bizim açımızdan korkutucu olan bir istatistik var ki şu ana deplasmanda sadece 2 galibiyetimiz var; onlarda Kasımpaşa ve Konyaspor gibi ligin en vasat 2 takımı karşısında alınmış galibiyetler. Bu alınan 2 galibiyete rağmen deplasmandaki gol istatistiklerimize baktığımızda 14-11 ile attığımız goller üstün. Bu istatistiği sağlayan da Kasımpaşa ve Konyaspor'a atılan toplam 10 gol.
**İ.B.B lige çıktığından beri aramızda oynanan maç sayısı 6. Bu maçlarda henüz deplasmanda puan göremedik.Kendi evimizde oynadığımız maçlarda ise 2 galibiyet ve 1 beraberliğimiz var İ.B.B'ye karşı.
23 Kasım 2010 Salı
Sevinirken Üzülmek

Fenerbahçe:5-2:Bucaspor
Kadıköy’de farklı alınan bir galibiyet daha.Şöyle skora ve ilk 30 dakikada oynanan oyuna bakıldığında doyurucu, umutlandırıcı ve fazlasıyla sevindirici bir futbol vardı sahada Fenerbahçe açısından.Alex’in ilk yarım saatte müthiş oyununa kelimeler kifayetsiz kalır. 3000. golü attıktan sonra, sahada kaybolan bir Alex yoktu bugün.Aynı azimle, hırsla mücadele eden isteyen bi Alex vardı. Ve tabi ki ardından yine Alex’le gelen 3001. ve 3002. goller. Herşey 3-0’a kadar güzel ve olumlu gelişti, olması gereken herşey tıkır tıkır ilerledi.Hatta bi ara Aykut Hoca’nın bile kulübeden çıkıp güldüğünü bile gördüm hani:)
İkinci yarı işler biraz değişti. Güzel oyun yerini rölantiye alınmış, bitmesi beklenen bir maç halini almışken, korkulu rüyamız olan yan toptan yine bir gol yiyerek biraz uyandık sanki.Golden sonra yine 2.yarı korkusunu hissetmedik değil hani. Herkesin ağzında dolaşan eğer sadece ilk yarıları değerlendirirsek Fenerbahçe lider sözü akıllara tekrar gelmeye başladı ve korkmaya başladık her ne kadar rakip Bucaspor olsa da. Tam bu duygular yoğunlaşmak üzereydi ki Niang zekasını, tecrübesini, klasını ve daha bilimum pozitif özelliklerini kullanarak müthiş bir golle rahatlattı takımı.Tabi bu golde Semih ne güzel bir duvar olduğuna da pas atmasak olmaz. Bu golden 5 dakika sonra Dia-Niang-Semih ortaklığındaki müthiş paslaşmalarla fark 4’e çıkıyor ve iyice rahatlıyorduk artık.Tabi fazla rahatlık ve laubalilik(bkz.Santos) 1 gol daha yiyerek maçın skorunun şekillenmesine sebep oluyordu.
Maçın kısa özeti böyleydi.Bu maçta çok şey vardı aslında sevinmemiz gereken.Öncelikle Fenerbahçe’de yıllar sonra da adının hatırlanmasını sağlayacak golü attı Alex de Souza.Kaldı ki Alex’i 3000. gol olmasa da unutacak insan tanımıyorum.Alex sayesinde kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki.Yıllar sonra Alex’li Fenerbahçe’yi yaşadım,gördüm tanıklık ettim ben diyerek kendimden küçüklerime anlatacağım hikayenin başkahramanı olacak Alex de Souza.Fenerbahçe tarihi için önemli olan 3000. golü atarken; yıllar sonra aynı maçta 23 dakikada Alex de Souza hat-trick yaptı diye anılacak olması ne güzel bi olaydır.
Bir başka sevindirici olay ise Gökay gibi 18 yaşında bir gencin bugün sahada bana göre futbolun en önemli mevkisinde orta sahanın göbeğinde görev almasıydı.Tabi bizim fazla alışık olduğumuz şeyler değil bu tip genç oyuncuları hazırlık maçları dışında sahada görmek. Gökay’ı maç başlamadan 11’de görmem bile oyununu izlemeden sevinmeme yetmişti.Gökay maçta da bu sevincimi boşa çıkarmadı.Hiç yılmadan pres yaptı, koştu en önemlisi yanındaki abisinin yapmadığını yaptı çabaladı. Bu yaptıklarıyla beraber Gökay bugün sahanın en çok koşan ismi olmayı başardı.
Bir başka güzellik ise bugün sahada olan iki takımdı.Fenerbahçe’nin laciverte yakın gördüğüm mavi formasının karşısında sapsarı formayla Bucaspor vardı.Daha ne kadar güzel olabilir ki renkler.
Bu güzelliklerin yanında gelecek için düşündürücü, gün için üzücü anlar da vardı tabi ki. Bi kere gol yeme alışkanlığımızdan yine vazgeçemedik.Lig de bugüne kadar deplasmanda sadece 2 gol atabilen Bucaspor’dan 2 gol yemek nereye yoğunlaşmanın gerekli olduğuna işaret ediyor aslında.Yan toplarda yenilenler -Rıza Çalımbay tabiriyle “basit goller”- artık milli takımla birlikte bizim de fazlasıyla uğraşmamız gereken pozisyonlardan.Yediğimiz 2. gol ise sadece işini ciddiye almamaktan ve laubali davranmaktan kaynaklanan gelen bir gol. Zaten golden önce de bir pozisyonda Andre Santos bunu hissettirmişti bize.
Andre Santos’la bu takıma beraber gelen ve aynı yolda ilerleyen bir oyuncu daha vardı sahada; tabi farketmek biraz zor oluyo oynadığı oyun itibariyle:Cristian Baroni. Geldiği günden beri vasatın üsütüne çok az maçta çıktı.Çok az maçta oyunda olduğunu belli etti. Tamam çok az maçta sevindirdi, mutlu etti, memnun etti bizi.Yine tamam hiçbir Fenerbahçe’li memnun değil Cristian’ı bu takımda görmekten tıpkı Bilica gibi. Ama oynanan maç bunu belli etmenin yeri değil, olamaz da hiçbir zaman, her ne yaparsa da yapsın. Gelin hep beraber maçtan sonra gösterelim protestomuzu, hep beraber isyan edelim bir ağızdan Cristian’a. Ama bunu adam –beğenmesek de- işini yaparken yapmayalım artık.
Maçı en kolay açıklayan fotoğraf…
21 Kasım 2010 Pazar
Yeniden ve Uzunca…
Tesadüf ama bugün burda hiç yazmayalı tam 3 ay olmuş.Belki yine fazlasıyla tesadüf ama bugün gözlerimi bu dünyaya açtığım gün, 21 Kasım..
Artık burayı toparlama, düzletme ve tamamen buraya odaklanma vakti.Ev taşıma telaşı, ardından gelen vizeler falan filan derken tam 3 aydır bi kelime yazmamışım cidden. Tabi buna bi de twitter kolaylığını da eklemek lazım.
Bugünden itibaren tüm mazeretlerimden kurtuldum, en azından şimdilik öyle düşünüyorum.Kısacası tamamen buraya odaklancak kıvama geldim sonunda. Yeniden ve uzunca bi süre tekrar buralardayım. Tek amacım var kendimi tatmin etmek…
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Deivid'de Geldi Geçti

Fenerbahçe'ye gelip asla unutulmayacak Brezilyalıların arasına girmiş bir oyuncu. Gerek attığı müthiş goller, gerek gollerden sonra yaptığı akrep dansıyla tüm Fenerbahçelilerin kalplerinde yer edilmiş bir sambacı daha koptu takımdan.
Sevilla maçındaki performansı, Inter'e attığı müthiş vole, Chelsea'ye metrelerce uzaktan attğı golle muhteşem zaferler tattıran Deivid de Souza'da geldi geçti bu takımdan.
Artık Deivid'e bir başka üstadın yanında, Zico'nun yanında, Flamengo'da başarılar...
17 Ağustos 2010 Salı
Bernabéu'da Bir Türk

Dünya Kupası'ndan beri beklenen transfer sonunda gerçekleşti.Real Madrid sonunda Werder Bremen'le anlaşarak Mesut'u renklerine bağladı.Aslında bu transfer sonuncunda belki de en çok sevindiren Mourinho'nun(sevmesem de)elinin sonunda bir Türk'e değecek olması. Tabi illa ki Mourinho'nun sihri Mesut'a da tutacak diye baştan bir şey söylemek büyük atmak olur.
Tabi yarı Alman olsa da bir Türk oyuncunun Real Madrid'de oynayacak olması büyük olay. Yapılan 6 yıllık kontrat da bizi sevindiren nedenlerden.Uzun yıllar Real forması giyecek gibi görünen Mesut'a Mourinho'a ellerinin uğurlu gelmesi dileğiyle...